Rüya içinde yaşıyoruz…

Yazan: Recep Çiftci

Dijital dünya kelimesini yirmi yıldır yoğun bir şekilde duymaktayız. Dijital veya virtüel, dilimizde sanal demek.

Öncelikle kelimeleri anlayalım:

Dijital ne demek? Bu kelime Fransızca’dan geliyor ve “parmağı referans alan” demek. Latince – digitalis- “parmak kalınlığı” manasındadır ve kökeni –digitus-tur “parmak” demek. Ortaçağ’da insanlar parmaklarıyla saydıkları için, İngilizler –digit- kelimesini kullanıyorlar –şifre-rakam- manasında.

Virtüel ne demek? Latince –virtu-den geliyor, “bütün olasılıkları kendinde barındıran” manasındadır. Virtu aynı zamanda değer, erdem, fazilet demektir.

Peki sanal ne demek? Eski Türkçede –san- “sayı, saymak, sayılmak” demek.

Dijital, virtüel veya sanal olsun hepsi rakamlarla ilgili bir mevzu anlatıyor.

Rakam, sayı, şifre dediğimizde ne demiş oluyoruz aslında? Rakamlar, sayılar doğada yoktur, bulamazsınız. Mesela masanın üzerinde 10 elma olsa bu rakam bir soyutlamadır, aslında masada 1+1+1+1+1 … elma demeliyiz. Başka bir deyişle, varlık 1 ile simgeleniyor ve yokluk 0 ile. Bütün rakamlar zihinseldir; soyuttur ve varlıkları sadece insana mahsus bir olgudur. Sadece insan rakamları düşünebilir. Matematik doğada yoktur, insan icadıdır.

Mesela ilkokulda öğrendiğimiz rakamlar neden bir, iki, üç vb olarak adlandırdığımızı çocuklara öğretmiyoruz. Cevap, Arap sayı sisteminin mantığında gizli. Rakamlara adını veren şey, sahip oldukları açı sayısı. Örneğin 1 rakamının özgün yazılış biçiminde dik bir çizgi ve tepesinden sola aşağıya doğru kısa bir eğik çizgi var. Bu iki çizgi arasında tek bir açı mevcut. Özgün halinde Z biçiminde yazılan 2 rakamında iki açı var. Bu kural tüm rakamlar için geçerli. İçlerinde en zekice olanı sıfır. Çünkü sıfır yuvarlak olduğu için hiçbir açıya sahip değil.

Eski Yunan’ın mistik-felsefi düşüncesinde her rakamın belli bir değeri vardı ve bu değerler sistemi içinde boşluğu anlatan sıfır rakamına yer yoktu. Yunanlılara göre, erkek bir rakam olan 1, mantığı; dişi bir rakam olan 2, genel düşünceyi; 3 rakamı, genel uyumu; 4 rakamı, cezayı simgeliyordu. Sıfır gibi yeni bir rakam, bütün bu mistik-felsefi sistemi altüst etme tehlikesi taşıyordu.

Sıfır yani yokluk manasındaki sembol, 1500 lü yıllarda batıda kabul gördü; daha önce sayılar bir den 9a kadardı. Sıfır konusunda bütün alimler hemfikir değil, kimileri Mısır kültüründen, kimileri Hindistan’dan esinleniyor, bazıları ise Araplar’a atfediyor. Matematikte önemli bir yer tutmakla beraber “sıfır” rakamı aynı zamanda sonsuzluğu, Tanrıyı da sembolize ediyor. Kare mesela akla işaret ederken (doğada kare bulamazsınız, akli bir icattır, insana atıftır) daire evreni, büyüklüğü, Yaratanı simgelediğinden mabetlerin kubbelerinde, önemli devlet binalarında karşımıza çıkmaktadır (doğada bol şekilde bulunabilinir, gezegenler, su damlacıkları, bazı deniz hayvanları…). Bu manada Sıfır görünmez olanı temsil eder.

Yunan Filozof, Parmenides’e göre, evrende değişen hiçbir şey yoktur. Gerçeklik, yani varlık, mutlak anlamda birdir, kalıcıdır, süreklidir, yaratılmamıştır, yok edilemez; o ezeli ve ebedidir; onda hareket ve değişim yoktur.

Felsefi görüşlerinde AnaximenesXenophanes ve Pythagorasçıların etkileri olduğu görülen Parmenides, kendi felsefesinde daha çok kavramsal düşünmeye yönelmiştir. Doğru ile sanıyı kavramlar üzerinden ayırmaya çalışmıştır. O –Bir-ci görüşüyle, birtakım mantıksal çıkarsamalarla evrende değişimin olmadığını kanıtlamaya çalışmıştır.

Parmenides için varlık hakkında söylenebilecek tek şey varlığın var olduğudur. Parmenides, “Varlık var olandır, hiçlik ya da var olamayan ise var değildir” der ve yalnızca var olanın düşünülebilir ve var olmayanın ise düşünülemez olduğunu belirtir. Buna bağlı olarak da yaşadığımız dünyanın bir görünüşler dünyası olduğu, gerçek olmadığı önermesine varılır. Ontolojik (varlık felsefesi; varlığın kanıtlanması ile uğraşır) düzlemde görünüş ile gerçeklik, epistemolojik (bilgi felsefesi, bilişsel süreçlerde nasıl oluştuğundan ziyade bilgiyi genel olarak ele alan, bilginin doğasını, kaynağını, imkânını ve doğruluğunu inceleyen felsefi disiplindir) düzlemde akılsal ile duyumsal olanın ayrıştırılması böylece ortaya konulmuş olunmaktadır.

Parmenides’in düşüncesini konumuza bağlarsak; bir varlıktır, sıfır görünüşlerdir. Bu görünüşler dünyası bir sanıdır, bir illüzyondur, bir perdedir. Perdeyi kaldırırsak altından “Hakikat veya Gerçeklik” görünecektir.

Görünüşler dediğimiz nedir?

Gözle görünen, elimle dokunduğum, kulağımla duyduğum… bütün duyularımla şahitlik ettiğim bu yaşadığım dünya değil mi?

Evet aynen öyle.

Bu görünüşler dünyasının arkasında başka bir “dünya” mı var hakikat veya gerçeklik denilen?

Madde benim referansımdı, maddi olan gerçek idi…bana böyle öğretmişlerdi. Herkes böyle düşünüyor. Bu nasıl bir iş?

Bu görünüşler dediğimiz fenomeni inceleyelim: duyularım aracılığıyla hissettiğim her şey maddeseldir.

Şimdi bakalım duyularımız nasıl işliyor:

Elimle masaya dokunduğumda ne oluyor?

Elimdeki sinir uçları beynime sinyaller gönderiyor; bu sinyaller elektrik kodu şeklinde beyin tarafından deşifre ediliyor ve dokunduğumuz nesnenin ne olduğunu açıklıyor. Hayat tecrübesinden edindiğimiz milyonlarca doku kataloğundan “masa”nın dokusunu hatırlıyor.

Gördüklerimiz nasıl oluşuyor beynimizde?

Işık fotonları (parçacıkları) göz retinasına çarpıyor, retinanın arkasındaki sinirlere mesaj yolluyor ve mesaj beyine taşınıyor ve beyin bunları deşifre ederek bir imaj ortaya çıkarıyor.

Kulak nasıl duyuyor?

Ses dalgaları kulak kanalı içinde ilerler ve kulak zarına çarpar. Bu ses dalgaları kulak zarını ve orta kulakta bulunan üç kemiği (kemikçikleri) titreştirir. Oluşan titreşimler –koklea olarak bilinen– spiral şekilli iç kulaktaki sıvı içinde hareket eder ve kokleadaki tüylü hücreleri hareket ettirir. Tüylü hücreler hareketi algılar ve bunu işitme siniri için kimyasal sinyallere dönüştürür. Bunun ardından, işitme siniri aldığı bilgileri elektrik darbeleri ile beyne gönderir ve bu darbeler beyinde ses olarak algılanır.

Burnumuz nasıl koku alır?

Burnumuzun arkasındaki burun pasajlarınızın üstünde, posta pulu büyüklüğünde özel nöronlar vardır. Havada serbest dolaşan bir koku molekülü bu kirpiklere ulaşınca kirpiğin uzantısı olduğu nöronu tetikler ve koku duygusunun oluşmasını sağlar.

Dilimiz nasıl tat alır?

Bir cismin tadının alınmasında dilin üstünde bulunan tat tomurcukları aktif görev yapar. Dil üzerinde yaklaşık on bin tane bulunan bu tomurcuklar ağza konulan cismin tadını hissetmesi için öncelikle ağız salgısında cismi eritir. Ardından tat tomurcukları cismin tadını ekşi, acı, tuzlu, tatlı olmak üzere dört şekilde alımlar. Tabii bu alım molekül bazında gerçekleşir. Cisimden alınan tat molekülü, moleküler yapıda oluşan değişimle birlikte sinirlerle elektrik sinyalleri olarak beyine gönderilir ve beyin burada tat almayı gerçekleştirmiş olur.

Beş duyumuz neredeyse aynı şekilde çalışıyor; aldığı sinyanleri elektriğe çeviriyor ve beyin bunları deşifre ediyor. Bir uydu alıcısını düşünelim (çanak), bir de uydu verici düşünelim (dekodör kutusu), bütün duyular bu şekilde tarif edilebilir.

Peki bizim gerçek dünya dediğimiz, maddesel dünya olarak algıladığımız alem sadece beş duyunun algıladığı sinyallerin beyin tarafından şekillenmesi anlamına geliyor. Şöyle de diyebiliriz; madde dediğimiz dijital bir simülasyondur. Beyin elektrik sinyallerini bilgiye çevirdiğine göre, gördüğümüz, hissettiğimiz, duyduğumuz, kokladığımız her şey sanaldır…her şey bir ve sıfır ile kodlandığını düşünürsek.

Şimdi şunu desek çok mu abartmış oluruz; yaşadığımız dünya aslında tamamen dijitaldir. Büyük bir bilgisayar ekranında hareket etmekteyiz. Her birimiz bir dosyayız, mesela ben Recep dosyası. Bu dosyanın içinde birçok –App- var; okuma app’ı, yazma app’ı, resim yapma app’ı, İngilizce app’ı…. Vs. Recep dosyası bir işletim sistemine bağlı, bedeni, beyni… bu beden bir ana server’e bağlı, doğa dediğimiz olgu yani hava, güneş, su…bütün sistem. Ve bütün bu sisteme mana veren bilincimizi düşünün; çok mu ileri gitmiş olurum?

Kutsal metinlerde Hz. Yusuf’un Firavun’un rüyasını nasıl yorumladığını okuyabiliriz. Bu rüya aslında sistemin yorumuydu.

Anadolu’daki birkaç Sufi Hz Yusuf’un hikayesi için : “Rüya içinde rüya yaşamaktayız!” derler. Hem yaşadığımız hayatın sanal bir hayat olduğunu söylemektedirler, hem de bu sanal gerçekliğin içinde rüyalar gördüğümüze işaret ederler.

Tabi bunu şöyle de yorumlayabiliriz : bu hayatımız bir evreni temsil ediyorsa, rüyalarımız başka bir boyuta başka bir evrene pencere olabilir. Böylece milyonlarca evrenler sistemi içinde yaşamaktayız. Her şey dijital bir veriden ibaret olduğunu varsayarsak.

Kim bilir belki bu yazıyı okurken bile sanal bir gerçekliğe girip çıktınız, farkında olmadan.

Dijital dünya deyip geçmeyin, sadece bilgisayarda, cep telefonunuzda olan biten değil…onlar bilincimizin bir aynasıdır.

Ayna ne gösterir?

Sadece bir illüzyonu.

Yoksa her şey bir illüzyon mu?

Write a comment